Muhsin Yazıcıoğlu, açıkçası bu devrin adamı değildi.

Mostar’da, Buna nehrinin doğduğu sarp, yalçın kayaların üstünde Bulagay Tekkesi vardır. Tekke’nin üst katındaki bir oda Alperen Sarı Saltuk’un türbesine tahsis edilmiştir. Huşû içerisinde türbeyi ziyaret ederken oğlum, ‘Günümüzde de alperenler yaşıyor mu?’ diye sordu. ‘Elbette Mustafa’ diye cevap verdim; ‘Muhsin Yazıcıoğlu amcan var ya...’

Milletimizin beka sorunu yaşadığı dönemlerde aldığı yüksek sorumluluk ve inisiyatif; ülkü ve kader birliği yaptığı dava arkadaşıyla beraber verdiği eşsiz mücadele ile meşakkat, çile ve şerefle dolu aziz hatıraları gönüllerimizde ilelebet yaşayacaktır.

iLK karşılaşmamız biraz gergin geçmişti. Biraz gençlik, biraz önyargı,yetiştiğim "katı sol görüşü aile", ne derseniz deyin. Muhsin Yazıcıoğlu ile o ilk yemekte hiç anlaşamamıştık. Gecenin sonuna doğru kalabalık dağılırken, ilginç ve hoşsohbet bir adam olduğunu kendi kendime bile itiraf etmeye çekinmiştim. "Beni anlamaya çalışmıyorsunuz" demişti ayrılırken, "Ben bir kuşağı temsil ediyorum, bir dönemin mağduru, bir dönemin mazlumuyum."

Muhsin Yazıcıoğlu siyaset yapma biçimi ve kişiliği ile saygı duyulan bir liderdi. Kimilerine göre bir faşist, kimilerine göre ise önemli bir devlet adamıydı. 12 Eylül'den sonra 5.5 yılını hücrede olmak üzere 7.5 yılını Mamak Cezaevi'nde geçirmişti. Üstelik daha sonra cezaevine girmesine sebep olan davadan da beraat etmişti.

1972'de Millî Eğitim Şûrası orta kısımlarını tırpanlayıncaya kadar imam-hatip okullarında genellikle iki grup öğrenci bulunurdu. Bir grup, ibadetinde, kurallara saygılı ve derslerine ağırlık veren öğrencilerdi.

Onunla üç hafta önce görüşme fırsatım oldu. Verdiği kahvaltıya giderken bir anda ayağım döndü, sanki yarım metre havaya fırlayıp yere düştüm. O arada sağ dizim ve tabii pantolonum parçalandı. Geri dönmedim, toplantıya gittim. Beni öyle görünce çok üzüldü, hastaneye göndermek istedi, kabul etmedim. Bana, "Artık sana bir takım elbise borcum var, İzmir'de bir arkadaşım var, o beni giydirir, beden numaranı söyle, hemen arayayım." dedi. Çok ısrar etti, kabul etmedim.

HEM iÇiMiZDEN BiRi, HEM HEPiMiZDEN FARKLI

O birlikte olduğu insanlara, onların hem arkadaşı, hem de lideri oldukları duygusunu verebiliyordu; bu kadar sevilmesinin, ardında bu derece yakıcı bir acı bırakmasının sebebi bu olsa gerektir. Türk siyasi hayatında ;dost-lider; vasfını kazanabilmiş ilk, belki tek insan.

Sevenlerinin tâbiriyle ;Muhsin Başkan; adlandırması yakınlık kadar saygı, hiyerarşik mesafe kadar da muhabbeti ifade eder. Ülkü Ocakları;nda vaktiyle bulunmuş olanlar, bunun o günlerde ne kadar sahici bir mânâ ifâde ettiğini bir gönül sızısıyla hatırlayacaklardır

O, gerçek bir “başkan” idi...
Partizanlık sebebiyle uzağında duranlar bile, saygılı şekilde, samimi olarak “Muhsin Başkan” derlerdi...
Hakkında: “Yanlış yapıyor... İyi bir adam değildir” diyene rastlamadım.
Ayağa dolaşan ıvır/zıvır başkanlardan olmadı asla...
Takva sahibiydi, tevazu sahibiydi, sabır ve teenni sahibiydi...