Muhsin Yazıcıoğlu siyaset yapma biçimi ve kişiliği ile saygı duyulan bir liderdi. Kimilerine göre bir faşist, kimilerine göre ise önemli bir devlet adamıydı. 12 Eylül'den sonra 5.5 yılını hücrede olmak üzere 7.5 yılını Mamak Cezaevi'nde geçirmişti. Üstelik daha sonra cezaevine girmesine sebep olan davadan da beraat etmişti.
Ketum birisi olarak tanınırdı. 12 Eylül döneminin birbirinden zalim sorgucularının elinde konuşturulamamıştı. Ne dava arkadaşlarını ele vermişti, ne de devletin derin bilgilerini...
Temiz siyaset anlayışı nedeni ile muhaliflerinin bile saygı duyduğu ve sevdiği bir isim olarak Muhsin Yazıcıoğlu'nun kaybı, Türk siyaset hayatı için beyefendiliğini hiç bozmamış bir siyaset adamının kaybıdır.
Bu yazıyı yazdığımda Muhsin Yazıcıoğlu'nu taşıyan helikopterin enkazına yeni ulaşılmıştı. Eğer hayatını kaybettiyse kendisine rahmet yakınlarına ve partililerine sabır diliyorum.
NE YAPILMALI?
Helikopter kazası ile birlikte böyle durumlarda ne yapılmalı sorusu da gündeme geldi.
Her şeyden önce arama kurtarma operasyonunu masa başı bir bürokrat mı, yoksa sivil de olsa böyle durumlarda ne yapılması gerektiğini bilen birisi mi yönetmeliydi?
Devletin bütün imkanları kullanılırken, Akut ile birlikte bu işlerde uzmanlaşmış sivil kişi ve kuruluşlardan yeterince yararlanılabilmiş miydi? (Bildiğim kadarı ile üniversitelerde ve birçok şehirde mağaracılık ve dağcılık üzerine uzmanlaşmış sivil dernek ve birlikler var.) Ayrıca devlet; bu alanlarda özel yetişmiş, gönüllü olarak bu işleri yapan kişilere ilişkin bir bilgiye sahip miydi? Ayrıca yurt dışı arama kurtarma ekiplerinden zamanında yardım alınmış mıydı? Bir devlet kuruluşu olan sivil savunma ekiplerinin bilgisi ve tekniği yeterli miydi? Böyle durumlarda işi bilen bilmeyen herkesin fikir ileri sürmesini engelleyecek uzman kişilerin yorumlarından yeterince yararlanılabilmiş miydi?
Uzmanlık desteğine başvurmaktan kaçınan, biz yaparız kimseye ihtiyaç yok mantığı ile hareket eden bürokratik yapıların varlığını görmek bu tarz soruları artırıyor.
Bu meselede, devletin her kurumu ile bütün imkanlarını kullandığına ilişkin en ufak bir kuşku duymuyorum. Ama devletin imkanları yanında Türkiye'deki bütün imkanlar kullanıldı mı sorusunun cevabını bilmiyorum. Birçok kereler şahit olduğum bir tablodur ki; Türkiye'de alanında uzmanlaşmış birçok kişi ve kuruluş, devletin hafıza kayıtları arasına bir türlü girememiş ve giremiyor. Yani devlet çoğu zaman Türkiye'de birçok alanda uzmanlıkları olan kişi ve kuruluşları tanımıyor, tanısa da onlarla irtibata geçmiyor, ya da onları tanımak işine gelmiyor. Her zamanki gibi "en iyisini biz biliriz, biz yaparız" diyor.
Bu meselede de böyle olup olmadığını bilmiyorum. Ancak geçen ay Uludağ'da kaybolduktan sonra resmi işlemlerin uzaması ve "biz buluruz kimseye gerek yok" anlayışı nedeni ile geciktirilen arama sonucunda ölü bulunan gencin hikayesini detayları ile babasından dinlemiştik. Ümit Özgen'in ölümünden nasıl dersler çıkarıldı bilmiyorum. Gördüğümüz kadarı ile bu sefer yapılan arama kıyas kabul etmeyecek boyutta. Eldeki her türlü imkan seferber edilmiş durumda olsa da, kazayı vesile bilerek "böyle durumlarda ne yapılmalı" sorusuna normal zamanlarda cevap aranmalı diye düşünüyorum.
Her olayı bir saldırı, suçlama, savunma malzemesi yapmak yerine, en azından böyle meselelerde insan gibi davranıp dersler çıkarmamız gerekiyor.
TEVBEYE GEL!
Malum yarın seçim, seçimlerde kazanan-kazanmayan, aday olan-olamayan; herkesin yarından itibaren tevbe etmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki inananlar için geçerli bu teklifim.
Bizim dinimizde malum günah çıkartma kabinleri yok, ancak yine de tevbeye aracı isimler bulunabilir! Çünkü siyasetçilerin bundan sonraki hayatlarına normal insan olarak devam edebilmeleri için bu arınmaya çok ihtiyaçları var.
Niye mi?
Bir defa mutlaka ben olmalıyım anlayışı içinde diğer partiler ve adaylarla ilgili yalan yanlış iftiraları, her türlü bilgiyi araştırmadan yaydıkları ve kullandıkları için...
Seçim dönemlerinde birbirleri hakkındaki olur olmaz her türlü söze altın bulmuşçasına sarıldıkları için...
Ben iyiyim o kötü derken, iftira ve yalanın şirazesini kaçırdıkları için...
Kendini dev aynasında görüp, karşıdakini de en değersiz materyal gibi gördükleri için.
Oysa iftira, yalan ve kibir Allah'ın en sevmediği günahlar arasında yer alıyor.
Bu arada bu iftiralar nedeni ile eşine, dostuna, çoluk çocuğuna rezil olanların, yaşanan trajedilerin ve alınan ahların karşılığı, insanların karşısına artık bu dünyada mı çıkar öbür dünyada mı bilemem.
Ayrıca seçim süreci içinde gündüz insan gece hırt misali, iyi bir insanken birden kötü bir insana dönüşenleri görmek de insanı ürkütüyor ve tevbe faslını zorunlu hale getiriyor.
Doğrusu seçimlerden sonra siyasete bulaşan herkesin iyilik özüne sahip çıkmak, erdemli bir siyaseti götürebilmek için seçim sürecindeki günahlarından arınmayı bir an önce gündeme alması lazım.
Bu arınma işleminin medyatik olmasına ise hiç gerek yok. Belki kısa bir öz muhasebe ve pişmanlık bile yeterli olabilir.
Her şeyin fani, hoş sadanın baki olduğunu unutmamak lazım